Sunday, March 16, 2008

ben, böyle bir ben tanımıyorum...


Bundan sonra ancak yarım bir varlık olacağım; ben artık eski ben olmayacağım. gün geçtikçe kendimden kaçıyor, uzaklaşıyorum.

Michel de Montaigne

içime kurt düştüğü günden...


Kimseye bizi yargılama fırsatı vermemeliyiz, azizim, ne kadar az olursa olsun! Yoksa, paramparça oluruz. Yırtıcı hayvan terbiyecileri kadar tedbirli olmak zorundayız biz de. Kafese girmeden önce, traş olurken yüzünü kesmek felaketine uğradıysa, hayvanlara ziyafet çıktı demektir! Birdenbire anladım bunu. Belki de, o kadar mükemmel değilimdir, diye içime bir kurt düştüğü gün... Ondan sonra şüpheci oldum ben de. Biraz kanım aktığına göre, arkası gelecek demekti: parçalayıp yutacaklardı beni.

albert camus / düşüş

Tuesday, February 19, 2008

masal...


bana bir varmış...de!
bir varmış bir yokmuş...deme!
içime dokunuyor...
can yücel

Sunday, January 27, 2008

see you in another life brother!

Please don't give up, Des. Because all we really need to survive is one person who truly loves us. And you have her. I will wait for you. Always. I love you.
Pen

still too young to fail.


Living on a diet of Chocolates & Cigarettes, I wanna call you again, I'll drink tea sometimes when it's cold, This is getting old, I call you again, Still too young to fail, too scared to sail away, But one of these days I'll grow old And I'll grow brave and I'll go, One of these days Blowing out the candles from my cake, I choke on the smoke as I look around the room Everybody's wishing for no more mistakes And all that I can think about is you, Still too young to fail, too scared to sail away But one of these days I'll grow old And I'll grow brave and Ill go, One of these days...
angus & julia stone / chocolate & cigarettes

Thursday, January 24, 2008

iyi şeyler birdenbire olur.

acaba iyi bir şey olacak mı?
hayır, dedim kendime.
iyi şeyler birdenbire olur,
bu kadar bekletmez insanı.

oğuz atay / korkuyu beklerken

Wednesday, January 23, 2008

ubor - metenga!

Garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. Tatlı bir gülümseme. Eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. Sonra durgunlaştım. Neden? Unuttum. Dur, hayır; unutmadım. Yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça... Aynadan uzaklaştım; fakat, biliyordum, böyle bir düşünceydi. Köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim. İster görün, ister görmeyin; gülümsedim işte. Her şeyimi kaybetmedim daha; çıkmayan candan ümit kesilmez, havlayan köpek ısırmaz. Hay Allah kahretsin!

oğuz atay / korkuyu beklerken

biliyorum.


"Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?"
oğuz atay / unutulan

Kalabalık bir topluluk içindeydi.


BAŞARISIZDI.
oğuz atay / beyaz mantolu adam

Sunday, January 20, 2008

the story is in the soil, keep your ear to the ground!


but you but you you write sUch preTty words
but life's no story boOk
LOve is an excuSe to get huRt and to hurt
dO you like to hurt? 'cAuse i do i do i do
theN hurt me, Didn't hUrt me, oh this hurt me

*geç kalınmış bir hakkını teslim ediş... bright eyes / lover i don't have to love

Wednesday, January 16, 2008

tanrısını yitirmiş aşk...


Aşk ayrılıklarla bitmez, gün gelir her biri başka bir nedenden başka bir zamanda ölür tıpkı insanlar gibi. Bir de ölümsüz aşklar vardır Cortazar’a karısının duyduğu aşk gibi. Bir mümin nasıl inanıyorsa ölümden sonra hayata, o aşklar da sanki ikinci bir yaşamsa, değişik bir boyutta sürdürür ömrünü. Bunun için inanç gerekir, sevdiğine ve kendi sevgisine neredeyse ilahi bir teslim oluş. Kimisi şanslıdır hiç yitirmez inancını, kimisi de yolun bir yerinde bazen ani bir darbeyle bazen yavaş yavaş biriken işaretlerle kaybederler imanlarını. İşte o zaman sonu gelir aşkın, artık bir daha dirilmez. Ve en acıklısı, en sarsıcısı böylesidir bütün kayıpların içinde. Yoksa Julian Barnes’ın ustalıkla anlattığı gibi romanlarında, ne kıskançlık ne sadakatsizlik veya ne de terk edilmektir her şeyi tüketen. Yalnızca inandıklarının hayal olduğunu görmektir; “tanrı”sını yitirmiş gibi bir boşluğa düşer insan.İşte o zaman “Aşk vesaire”dir dilinizde kalacak olan.
Rengin Soysal

Monday, January 14, 2008

aşk: kaçıncı baskı...


Aşk’ı tanımlamaya çalışmanın düpedüz gözüpek bir girişim olduğunu bile bile davranıyorum , davranacağım bir kez daha , bir deneme “Karpuz Çekirdeği”nin karşı sayfalarına kurulduğuna göre: Sağlık sınırını aşmış, o çerçeveden taşmış sevgi türüne Aşk diyorum ben. Karşılıklı duygular dengesi bozulmuş, zihnin ve gövdenin elektrik yükü iyiden iyiye artmış, izan çerçevesi dağılmış, şiddet tırmanmaya koyulmuştur. Aşk, kişiye varoluşunun uçlarını anımsatır ve ölüm güdüsünü devreye sokar: Çift'in tek'i kendisini (Pavese), eşini (Carmen), kendisini ve eşini (Kleist) yok etme eşiğine dayanmıştır. Eşik her zaman aşılmaz belki; eşiğe her zaman dayanılır. Aslında: Kansız aşk yoktur. Akması gerekmez kanın, kaynama noktasına ulaşması gerekir bir tek: Orada, o anda gövdenin kimyasal dengesi hepten değişir ve Zihin sürçmeye başlar: Yoğunlaşmalar, takınaklar, mantığı tersyüz eden bir karar politikast egemendir artık. Aşkın (âşığın) gözünün görmediği doğru değildir: Doğru olan, onun başka birşey görmediği, başka bir noktaya bakmadığıdır.

İktidar ilişkisinin en fazla sivrildiği, yıpratıcı yanlarının en belirgin formları aldığı alanların başında gelir Aşk. Görünüşte, bir efendi/kul kutuplaşmasında yol alınmaktadır, oysa efendinin her an kula, kulun her an efendiye dönüşebileceği bir eksen üzerinde iniş-çıkış eğrisini çizer 'kahramanlar'. Partönerlerin rollerine aldanmamak gerekir: Hükümran nerede boyun eğer, mazlum nerede dikilir kimse kestiremez. Uca çekilen, itilen, orada duran ve bekleyen öylesine güç kazanır ki, istediğinde karşısındakini bükebilir, hatta eritebilir de. Büyük, zorlu aşk örneklerinin hepsinde rollerin bir evreden sonra ters döndüğüne, ateşin yön değiştirerek yakanın yandığı, yananın külünden yeniden doğduğu bir durum yaşandığına tanık olunur: Karşılıklı aşk, her zaman karşılıklı, bulaşıcı, yayılmacı bir yangın demeye gelmiştir. Tek taraflı aşk, zaten aşk değildir: Öteki'yle tamamlanma arayışından öte, kendi kendini bulamama güzergâhıdır:
Bir som yanılgı, bir som yanılsama.

Mutsuz aşkın tarihi, kaldı ki, Aşk'ın tek taraflılığına değil, karşılıklılığının gerçekleşmesinin engellenmesine dayanır hep. Erişememenin, buluşamamanın, yanyana gelemeyişin binbir çeşitlemesi çıkar karşımıza: Hayat gelir düğümünü kurar bütün öykülerde, birbirine doğru yol almaya çıkan âşıkların yörünge tabakalarını kırar, sapmaları örgütler ve bir yana çekilip, Calvino'nun deyişiyle çapraz yazgılarını izler. Efsane her zaman gerilim istemiştir. Hikâyenin askıda kalması, kavuşma anının ertelenmesi ya da yitmesi için durınadan yeni denklemler öne sürülür. Iki trajik odak belirler bireyin yaşam akışını: Aşk ve Ölüm. Ikisinin de ayırması beklenmiştir. Çağlar boyu, Aşk'a bakışın temel yasası olarak kalmıştır bu:
Bir araya gelindiğinde Aşk ölmeye başlayacaktır.
enis batur

Friday, January 11, 2008

bardak mı? dolu mu? olsa olsa boştur...


biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. iki yolu var acı çekmemenin: birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. ikinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.
italo calvino

Monday, December 3, 2007

sustUKLARIN...

her nereye gidersen, kendinle yüzleşirken, kimse duymaz, yalan söyle! terk ettiğin şehirler, yarım kalmış şiirler; sustukların büyür içinde...
gripin

ben buralıyım da; ya siz? kaçarak geldiğiniz yerden, kaçarak ayrılma zamanınız gelmedi mi artık?..


Soyağaçları burada kök salıp, dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için epi topu iki seçenek vardı: İstanbul'a ya bir şeylerden kaçarak varılır, ya da gün gelir, ondan kaçılırdı.
elif şafak / bit palas

Thursday, November 22, 2007

saçmalarım.. oldukça basit!

HAYAL GÜCÜMÜN geniş olduğunu söylerler. "Saçmalıyorsun!" demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha ala olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım. Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. Yalan, hakikati tersyüz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler. Karışık gibi görünüyor ama aslında çok basit.
elif şafak / bit palas

we don't want realism, we want magic!!

İşte uygarlığınızın yüksek mucizesi! Aşkı sıradan bir şey yaptınız.
Stendhal

Thursday, October 25, 2007

büyük harflerle MUTLULUK ( 2 )

Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!

ayrıntısız!

Küçük şeylerle avunamaz mı insan? Yanımdan geçen şu kadının, birlikte yürüdüğü erkeğe bakışı gibi bir görüntüyle teselli olamaz mı? Onlarla sonuna kadar gidebilseydim, buradan nereye gittiklerini ve birbirlerine neler söyleyeceklerini ve nasıl ayrılacaklarını ve ayrıldıktan sonra ne yapacaklarını ve gece nasıl soyunacaklarını ve nasıl yatağa gireceklerini ve kendileriyle başbaşa kaldıkları zaman ne düşüneceklerini bilseydim belki bir yaşama gücü bulurdum içimde. Ayrıntılar olmadıktan sonra...
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

değerlendir-me-k

Değerlendirmek! Ne kadar boş bir söz. Değerlendirmek, kaçmaktır; değerlendirmek, yalnız bırakmaktır; yaşantısının ağırlığına dayanamayan birini, yaşarken öldürmektir.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

bırakılmıştı.

Kın gözYaşları onu bıraKmıştı. Aklın gözyaşLarı onU bırakMıştı.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

Tuesday, October 23, 2007

büyük harflerle MUTLULUK ( 1 )

burada değilse nerede bu kendim?

Kendimde değilim, kendim burada değil, nedir bu, kendimin olmaması? Burada olmadığında, nerede oluyor bu kendim? Bu boşluk hem içimde, hem de dışımda, burada kendim, hiçbir yerde yokum, nereye istersem oturabilirim, eşyalara dokunabilirim, kaçabildiğim ve yeniden kendimsizlikte yaşayabildiğim için sevinebilirim.
ingeborg bachmann / malina

kulaklarımda hep aynı müzik... saçlarım rüzgarda uçuşuyor... ve ben de Venedik'te olacağım...


Kulaklarımda hep aynı müziği duyuyorum: Ve uzakların, mutlu uzaklıkların düşünü kurmaktayım... Vendedik'teyim, Viyana'yı düşünüyorum, suyun üzerine, suyun içine, aralarından geçip gittiğim karanlık öykülere bakıyorum. Ivan ve ben, karanlık bir öykü müyüz? Hayır, o değil, yalnızca ben karanlık bir öyküyüm. Yalnızca motorun sesi duyuluyor, gölün üstü çok güzel, ayağa kalkıp pencerenin pervazına tutunuyorum, öteki kıyıda dağınık ışıklardan oluşma bir zinciri görebiliyorum artık, yitiklik kokan, akşamdan kalma bir ışık zinciri, ve saçlarım rüzgarda uçuşuyor.
ingeborg bachmann / malina

anıtmezarlarımızdaki o resim!

Sevgili Lily,
Bugün artık o noktaya vardım ki, seni bir daha asla görmek istemiyorum. Bu herhangi bir ilk ya da son duygusal tepkiden kaynaklanma bir istek değil. İlk yıllarda acılarla dolu, yakınmalarla, suçlamalarla dolu mektuplar yazardım henüz; ama o mektupların hepsi, onca suçlamaya karşın, bir zamanlar birbirimize yazdığımız, en sevecen selamlarla, seni kucaklarımlarla, çok sevgilerle dolu sudan mektuplarda olduğundan daha çok yansıtırdı sevgimi. Ayrıca, isteğim herhangi bir düşünceden de temellenmedi, uzun zamandır artık düşünmüyorum çünkü; ama içimde bir şeylerin seni bıraktığının, artık sana talip olmadığının, seni artık hiç aramadığının ayırtına varıyorum. Gerçi Herr G. veya Herr W., ya da ne bileyim, Herr A., bir alçaklık düşünerek bizi ayırmaya çalışmış olabilirler; ama üçüncü biri ya da birilerinin etkisiyle ayrılmak düşünülebilir mi? Suçu şuna bun atmak kolaydır, gelgelelim istemeden işlenmiş bir suç gerçekten varsa bile - ki ben hiç bilmiyorum böyle bir şey-, tümüyle önemsizdir, hem de her bakımdan. Ayrılma isteği olmadıkça, hiçbir ayrılma gerçekleşemez, dolayısıyla burada yalnızca senin, bunun için her fırsattan yararlanmaya hazır olan senin iç dünyandaki bir isteğinin varlığı söz konusu olabilir. Benim için bir nedenin varlığı düşünülemezdi, bundan ötürü bugün de düşünülemez. Benim bakımımdan sen iç dünyamda gerilere gittin, o kadar; eskiden birlikte olduğumuz o zamanlara karışıp gittin ve orada senin şimdi bir gençlik resmin durmakta, sonraki olayların ve benim bu olaylara ilişkin düşüncelerimin artık hiç bozamayacağı bir resim. Bu resim, benim içimdeki büyük anıtmezarda, düşsel kişilerin, bir anda canlanıp aynı hızla ölüme koşan figürlerin resimlerinin yanında duruyor şimdi.
Viyana,...
Bir kadın
ingeborg bachmann / malina

daha değil...

Ama artık bu çok gerilerde, geçmişte kaldı; üzerinde bugün konuşmak için ise aradan henüz yeterince zaman geçmedi.
ingeborg bachmann / malina

all alone in space and time!

sucker love is heaven sent
you pucker up, our passion's spent
my hearts a tart, your body's rent
my body's broken, yours is spent

carve your name into my arm
instead of stressed, i lie here charmed
'cause there's nothing else to do
every me and every you

sucker love, a box i choose
no other box i choose to use
another love i would abuse
no circumstances could excuse

in the shape of things to come.
too much poison come undone
'cause there's nothing else to do
every me and every you
every me and every you
every me, me

sucker love is known to swing
prone to cling and waste these things
pucker up for heavens sake
there's never been so much at stake

i serve my head up on a plate
it's only comfort, calling late
'cause there's nothing else to do
every me and every you
every me and every you
every me, me

every me and every you,
every me, me


like the naked leads the blind
i know i'm selfish, i'm unkind
sucker love i always find
someone to bruise and leave behind

all alone in space and time
there's nothing here but what here's mine
something borrowed, something blue

every me and every you
every me and every you

placebo


dancer in the dark...


-sen göremiyorsun..
- görülecek ne kaldı ki?

yönetmen: lars von trier!

kurulmuş hayatlara... ( you just do as you're told)

leke, iki nokta üst üste ( : )

üzerindekini görünür kılan.
Kaynak: ekşisözlük

Monday, October 22, 2007

uçurtmayı vurmasınlar!



- niye uçmuyor inci?
- uçar bir gün...
yönetmen: tunç başaran

Thursday, October 18, 2007

İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum.(sabahattin ali)

"elbette çok şey beklediğimi biliyorum her zaman da bekledim her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim hayır benimle başa çıkılmaz beni bırak beni tanıdığın kadarıyla seviyorsun bir bilsen bilmediklerin yanında bildiklerin ne kadar az yer tutuyor belki ben öyle esaslı bir adamım ki her şeyimi bilsen aşkın da korkunç olacak ben dayanamayacağım bunların doğru olmadığını içimde bir yerde biliyorum belki tanıdıkça benden uzaklaşacaksın belki ben tanıdığın kadar bir şeyim geride bir şey yoktur ben de kurcalamak istemiyorum altından bir hiçlik bir yokluk çıkarsa sen belki dayanırsın buna fakat ben dayanamam yaşayamam günseli herkes için öyle hayaller kurdum ki senin için de bir kurmaya başlarsam bak günseli düşün müsaade edin bana hayattan ayrılıyorum kendi isteğimle ayrılıyorum"
oğuz atay / tutunamayanlar

bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.

Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyorum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

inanmak bir kabiliyettir.

" Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. " Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar...
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

ayıp olmaz mı.. bu işler o kadar kolay mı..

"Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?.. İnsanın içinde ne müthiş kuvvetlerin saklı olması lazım!"
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

...!

Ruhlarımız için en l ü z u m l u, en k ı y m e t l i olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

gerçekleri rüya yapmalıyız.


Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layığız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

düşler biterse, yaratırız...

hafif müzik dinleyelim mi bu akşam ki yarın...


hayatı o kadar hafif yaşamaya yetmiyor bizim gücümüz...
milan kundera / varolmanın dayanılmaz hafifliği

zehirli elma...


"Hayat
benim için
iki eli cebinde uydurulan
bir masaldı."

a.h.t / saatleri ayarlama enstitüsü

ayarın insan!


"saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!"
ahmet hamdi tanpınar / saatleri ayarlama enstitüsü

ruhumuzla yaşıyorduk...


...muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza bile danışmaya lüzum görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, herşeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu...
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

"miş"li geçmiş zaman...


Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olamayacağını henüz idrak etmemiştim.

sabahattin ali & kürk mantolu madonna

günlerden bir gün "ne lüzum var?" derken...


"Bugün biraz iyiyim!" dedi.
"Elbette... Hep böyle devam edecek değil ya..."
O zaman adeta müteessir bir eda ile:
"Peki ama, bu daha ne kadar devam edecek..." diye sordu.
Sualinin hakiki manasını anlamış ve dehşete düşmüştüm. Sesindeki bıkkınlık onun ne kast ettiğini gösteriyordu.
"Ne oluyorsunuz Raif Bey?" dedim.
Gözlerini gözlerime dikerek, ısrarla sordu:
"Peki ama, ne lüzum var? Yetmez mi artık?"
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

öteye geçemeyenlere...


İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

is your name in safe?


when someone loves you,
the way they say your name is different
you know that,
your name would be in safe in their mounth.
leyla'ya*

Sunday, October 14, 2007

kötü bir kaç günün ardından, şemsiye ihtiyacıma istinaden...


Wednesday, October 10, 2007

bayağı bir bekledim, boş!

sen ağlasan da boş, ışık da yaksan nafile, odan karanlık, hep loş, hayatın emri hep koş, bayağı bir bekledim, boş.
ceza & sezen aksu / gelsin hayat bildiği gibi

milk.


i am milk i am red hot kitchen and i am cool, cool as the deep blue ocean i am lost so i am cruel but i'd be love and sweetness if i had you i'm waiting i'm waiting for you i'm waiting i'm waiting for you i am weak but i am strong i can use my tears to bring you home i'm waiting i'm waiting for you i'm waiting i'm waiting for you i'm waiting i'm waiting for you i'm waiting i'm waiting for you i'm aching i'm aching for you i'm waiting i'm waiting i'm waiting for you
garbage / milk

bu dünyadan olmayan bir güvence...


Tek bir cümle, artık kendisine olan olmuş insana güvence vermeye yeter mi ki? Bu dünyadan olmayan bir güvence gerek.
ingeborg bachmann / malina

bugün!

yalnızca zamanı belirtirken uzun uzun düşünmek zorunda kaldım, çünkü insanların her gün "bugün" demelerine, dahası demek zorunda olmalarına karşın, benim için "bugün" diyebilmek neredeyse imkansız; örneğin insanlar bana -yarın bir yana- bugün ne yapmak istediklerini bile anlattıklarında, çoğunlukla sanıldığının aksine,dalgın bakmaya değil, ne yapacağımı bilemediğimden, çok dikkatli bakmaya başlıyorum; "bugün" ile aramda işte bu denli umutsuz bir ilişki var: Çünkü bu Bugün'ü ancak delicesine bir korkuyla ve koşarcasına yaşayabiliyorum, Bugün olup bitenler üzerine ancak böyle bir korkunun pençelerinde yazabiliyor ya da konuşabiliyorum; çünkü Bugün üzerine yazılanları hemen yok etmek gerekir; tıpkı bugün yazılmış ve yerine hiçbir Bugün'de varamayacak mektupların, bu neden ötürü yırtılması, buruşturulması, bitirilmemesi, yollanmaması gibi.
ingeborg bachmann /malina

yeni bir sabaha almanya'da uyanan bebeğe...


bir sen varmışsın ve biri istiyor seni karanlıkmışsın onun uçları kırık saçları gibi hemen arkandan o yürür kanı aktıkça korkusu gözlerinde büyür bir sen varmışsın ve biri bekliyor seni dağınıkmışsın onun en yakını, yorganı gibi her rüyanda gizlice uyur istemezsen yalnızlığa uyanmaya mecbur dileğini tutmuş sayar, sonsuzdan geri yanarken yanakları üşürmüş elleri dönebilsen, bakabilsen geri unutmuştun, hatırlarsın belki ismini yağmurlar yağdığında biri geçerken yanından ellerine tutunur yağmurlar durduğunda biri kaybolur aniden, bilerek unutulur, unutulur...
vega / uçları kırık
* o saçlar öyle kalsın diye... dağılmasın en yakının diye... yanmasın yanakların, ellerin üşürken diye... hiçbir şey unutturamasın diye...

Tuesday, October 9, 2007

borçlarınız...

o denli zengin bir yanılgı içerisinde yaşıyoruz ki, kimse ötekine ya da egemenliğe karşı sesini yükseltmiyor. Dış dünyada öteki insanların bizi felce uğratmaları bu yüzden; çünkü onlar bir takım haklar alıyorlar, çünkü onlardan bir takım haklar alınıyor veya esirgeniyor ve çünkü o insanlar, hakları olmaksızın, birbirlerinden sürekli bir şeyler istemekteler. Ivan olsa, şöyle derdi: Bunların tümü de yaşamı birbirlerine zehir ediyorlar. Malina'nın söyleyeceği ise şu olurdu: Hepsinin de düşünceleri elden düşme, başkalarından kiralanmış ve kiralar o denli yüksek ki, çok pahalıya mal olacak hepsine.
ingeborg bachmann / malina

öyle kalsın ki...

her şey nasılsa öyle kalsın istiyorum, öyle kalsın ki Ivan da gelecek aylar da birkaç ay daha yaşlanmasın.
ingeborg bachmann / malina

Tuesday, September 25, 2007

değişmez.

Eğer yanılırsam, zararı yok; Öykü değişmiş olmuyor.
Umberto Eco / Önceki Günün Adası

sarı ferman!

...
sararır gülümsemekten ferman
okunmayacak kadar
anlamını yitirir yazılanlar
sonunda güneşe tutulmaktan
dokusu çözülmüş
lime lime bir gerçeklik kalır
herkese
hiçbir işe yaramasın diye
...
Murathan Mungan

sayın tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler...(2)


Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı'nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil
cemal süreya

suçu bana at...


...
tehlikeli kesikti. tehlikeli kesikler gibi sevişirdi. eve bir giyotin almak isterdi hep. fazla arkadaşlar için. fazla gözyaşları için. fazla laubalilikler için.
...
Suçu benim üstüme at: Biz, biraraya geldiğimizde anlamlı bir kelime oluşturan iki heceydik -- bunu itiraf etmem. Suçu benim üstüme at: Evet, aramızda kronolojik bir sıralama vardı duygular açısından. Şiddetin yol açtığı her türlü maceraya düşkündü o. Yara kabukları biriktirirdi. Açıksözlülük biriktirirdi -- ağzımdan alamazlar. Suçu benim üstüme at. Suç beni bağlamaz. Suç bana çarpmaz.
...
Küçük İskender

Monday, September 24, 2007

force a smile.


Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melul bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

tanıdığım bir fincandı bu kırılan. Oysa onu, tanımıyormuş gibi seyrettim.


Fincan elinden kaydı. Çok yavaş tutmuşum demek. Fincanın düşüşünü ve kırılışını seyretti. O sırada düşünmeseydin; iki işi aynı zamanda yapamadığını bilmem sana nasıl anlatmalı? Zarar yok, denildi. Var. Aklıma çok zararı var. Eskiden telaşa kapılırdım. Şimdi yerin temizlenişini de fincanın düşüşünde olduğu gibi, aynı kayıtsız gözlerle seyrettiğime göre demek öldüm; duygularım öldü, duygularımla ilişkili aklım öldü.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

göründüğümüzden az olmayalım.



Göründüğümüz kadar olmayalım. Hiç olmasa, göründüğümüzden az olmayalım. Hemen tükenmeyelim.

oğuz atay / tehlikeli oyunlar

çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim!

Çünkü ben geçmiş, MoDaSı GeÇmiŞ BiRiYiM. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

belki de...


Bu kadar haklı olduğu halde, böylesine haksız görünmeye dayanamamıştır. Kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de. Böyle bir topluluğun içinde yaşayamayacağını anladığı için kaçmaktan başka çare bulamamıştır.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

olabilecekleri bile bitirdik. bir durumdan başkasına geçmeli.


İşte gün durgun, hava ağır. Artık yeni bir şey olamaz. Olabilecekleri bile bitirdik. Biraz uyuyalım: Yattığımız yerde, bir durumdan başkasına geçelim.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

hiçbir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi?

Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım?
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

şaşırtamazsınız; sarsamazsınız!

Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunmak ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

her şey...


Her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. Şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu.
sabahattin ali / kürk mantolu madonna

adı kötüye çıkmış tüm sözcüklerime...


tutar ellerinden kaldırırsın, adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri...
cemal süreya

hah!

kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
özdemir asaf

herkes herkesi sevmesin, gerek yok.


herkes herkesi seviyor.. hepsi de başka türlü seviyor. herkes herkesi sevmesin,gerek yok adam azaldı, sevgi de elden gidiyor. 'bana sen haklısın diyorlar, hayır hayır,ben çok haklıyım.' bilen biliyor. bu yarışın dışında kalanlar, adamı sevgi, sevgiyi de adam ediyor.
özdemir asaf

ne olur...

işte onların kanunları böyle
bizimkilere benzeyebilir mi hiç?
şehrin duvarlarına sırayla üç kere ilan asıyorlar: sevginize dikkat!
dördüncü ilan ve sevgiyi kaldırıveriyorlar.
onlarla başa çıkılmaz turgut.
ben çıkabildim mi?
bilincin uyarmasın seni.
dikkat et turgutçuğum,
bu güzel hayalleri, şekilleri kaybetmesin bilincin.
kurtar kendini onun baskısından.
rüyadan gerçeğe geçmenin acılarını yaşama.
.
.
ne olur turgut uyanma sakın.
ne olur uyanma..
ne olur..
ne olur..
silme..
.
oğuz atay

tek bir mutlu an için...


ib(ş)aret...


‘Bunlar İmparator’a bakan gözler’ diye düşündüm. Ama hiç kimse bu heyecanımı paylaşmıyordu, hatta anlamıyorlardı bile. Hayat böyle küçük yalnızlık kırıntılarından ibarettir...
roland barthes

ceket çıkarma talimatını beklemeden...

"...şimdi yanımda olsaydın,
bütün bu meseleleri tartışsaydık.
birçok meseleyi askıda bırakıp gittin.
beni bıraktın bu makinenin çarkları arasında.
ben de dişlilere ceketimi kaptırdım.
eteğimin ucundan bağlandım bu düzene.
ceketi çıkarmadan olmaz.
ceket çıkarma talimatı da verilmedi daha.

çıkar üstündekileri, kurtul bu düzenden.
olmaz selim çırılçıplak kalırım sonra.
tutunacak bir yer bulamam sonra."
oğuz atay

aslına sadık kalınarak, istanbul'u arkada bırakan bdkoala'ya...

...bulamıyorum.


... yemek erken bittiği için, mutfakta ocağın önünde dururken,bu yeteneksizliğin,bir zamanlarki onca yeteneğin yerini almış bir yeteneksizliğin nedenini arıyorum.
Malina / Ingeborg Bachmann

to nowhere...


düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. hiçbir şey. hiçbir korku. aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından... sakin ol. öylece dur. yaşamdan geç. kentlerden geç. sınırları aş. gülüşlerden geç. anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelerde otur -artık hiçbir yerdesin.

tezer özlü

yalnız kalmamak için...



kendimi
yalnız bırakmamak için
bütün gece
aynanın karşısında
oturdum.

cesare pavese

Wednesday, September 19, 2007

korkunç!


Korkunç bir bırakılmışlık duygusu. Dünyanın bütün varlıklarını göğsüme sarsam bile, kendimi hiçbir şeyden koruyamazdım.
albert camus

Tuesday, September 18, 2007

itinayla yaşayınız.

hayat bir şey değildir, itinayla yaşayınız.
albert camus

insanı savunuyorum; çünkü düştüğünü gördüm. (albert camus)


varoluşçuluk.

Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.
Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir.
Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?" "aşarsa nereye dek varır bu aşma?" gibi sorunlar söz konusudur.
Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.
Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonra da ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.
Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes "dayanışarak" toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.
Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur, bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, "ya o-ya o" karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe, yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa'da bir felsefe yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre'a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.
"Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o'dur." İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur.
Varoluşçuluk insanın dünyaya atılması ve bir başına bırakılmasının felsefi psikolojisi olduğundan varoluşçuluğun genel görünümü fenomolojik çerçevede hayli dağınıktır.Birey hayat kurma onu devam ettirme ve sosyal çevrede kendini kabul ettirme gibi daha bir çabanın yoğun harcandığı noktalarda ,bu kendini ayakta tutma mücadelesi içinde,derin ve insanlığın paydasını konu edinen değerlere tavrı öteye aktarılan bir sorun olarak görülegelmiştir.İnsanlık tarihinin iktidar mücadelesi tarihi olduğunu okul öncesi çağda 'orman kanunu'benzeri söylemlerle ilke olarak öğrenen yığınlar elbet sosyalleşme sürecinde dostluk ve sevgi gibi insani unsurları bir 'hayal' olarak ama ikiyüzlü sohbetlerde 'bulunmuş' bir gerçek olarak dillendireceklerdir.Mış gibi olma tradejisinin tarihteki son durağı olmayan postmodern uygarlığımız herşey boş safsatasıyla günahın içine dalmalarını açıklayamayacakları olgun kişilik imajı çizen iyi oyunculuklarlarıyla gerçekte ne uhrevi ve ne de insani kaygıları olmayanların aşkın,mistik boyutu kötülemeleri varoluşçuların es geçtiği bir durumdur.İnsani derinlikler kavranmadan hayat bir savaştır sadece.Lüks tüketim,matrak bir çevre ve güvenli bir gelecek.İstenilen bu.Oysa derin hakikatlar dünyasında...

kaynak: vikipedi

virgül,

Yürünmez öyle hep, bazen susulur.
can yücel

2007'ye...

Öyle bazı tarihler vardır ki, yaşamasaydım da olur diyeceğiniz aylar arasında öne çıkıverirler.
louis ferdinand celine

don't lose your faith in humankind.


you ask me,
why it is i come to you,
when someone else is just as good
i asked them but they said the same,
didn't even ask my name.
explain to me
just what it is you have to lose
take a minute in my shoes
don't it feel like you've paid your dues
already
i'll show you,that all our fates are so entwined
don't lose your faith in humankind
just don't forget my state of mind
is fragile.
together,
we can enjoy the taste of dignity
as long as you believe in me
i'll show you my reality
i've seen a few.
you ask me,
why it is i come to you,
when someone else is just as good
i asked them but they said the same,
didn't even ask my name.
another refugee
oi va voi / refugee

alper'den bildiği tüm niller'e...

ne kadar canını acıtsa da o yumru
o, nefes alacak bir yer ayırmıştır kendine...

otuz yedinci sayfam.


Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım.
oğuz atay / tehlikeli oyunlar

yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişki...

Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.
oğuz atay /tehlikeli oyunlar

sinirimden gülüyorum, o kadar.


Sinirimden gülüyorum albayım. Çünkü sinirlerim artık gülmek için kafamın neşelenmesini beklemiyor. Bu karamsar beyinden bir kahkaha çıkmayacağı için, artık ben gülmüyorum, sinirlerim gülüyor. Hepsi bağımsızlığını kazandı albayım, pardon, doktor.


oğuz atay / tehlikeli oyunlar




Monday, September 17, 2007

ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın.


"yazmam daha aşk şiiri" der cemal süreya, yazmam artık hiçbir şey...


Aslında korkulacak bir şey yoktu ortalıkta,
Her şey naylondandı, o kadar!"
turgut uyar




Sunday, September 16, 2007

sus...


böyle bir şiiri
bitirmenin yolu
aniden
susmaktır.

charles bukowski

aslına sadık kalınarak, bu aralar, hep aniden susan bdkoala'ya...

değirmenler.

zaman düşer ellerimden yere
oradan tahtaboşa,

saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya
resimler sarı güneşsizlikten
duygular değişir
dostlar dağılır dört bir yana
kendi yollarına
ve sen ben
değirmenlere karşı bile bile birer yitik savaşçı
akarız dereler gibi denizlere
belki de en güzeli böyle...
uçurtma uçar sözlüğümden
geri gelmeyecek bir kuş
yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş
ve sen ben
değirmenlere karşı bile bile birer yitik savaşçı
akarız dereler gibi denizlere
belki de en güzeli böyle...
bülent ortaçgil / değirmenler

kimse bilmez!

bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez
mehmet güreli & zuhal olcay / kimse bilmez

"siz"e göre değil okumak...


birkaç iyi şiir yazmak bile çok fazla umutsuzluk, tatminsizlik ve hayalkırıklığı gerektirir. herkese göre değildir şiir yazmak; hatta okumak bile...

charles bukowski

azat ettim...


uykudaki cinayet bıraktı peşimi
kan dondu cin öldü ruhlara karıştı şiir
hiçbir yangın işlemiyor artık içime
benim gördüğüm aynalar görmüyor artık beni
azat ettim suretimi, gölgemi, kendimi
yaşasın diye benim yerimi alan ikiz

murathan mungan

tepeden tırnağa...

Çoğu
insanın
ölümü
bir
aldatmacadır.
Ölecek
bir
şey
kalmamıştır
geriye...
charles bukowski

etki ve tepki.


en iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini bir türlü tam olarak anlayamazlar.
charles bukowski

Friday, September 14, 2007

hayır! kazanamayız...


hayır
kazanamayız mümkün değil
kazanamayacağımıza karar verdim
bir an için kazanabileceğimizi sanmıştık
ama sadece bir an için
şimdi biliyorum ki kazanamayız
hareketsiz dursak da kazanamayız
koşsak da
doğru davransak kazanamayız
hata yapsak kazanamayız
başka biri kazanacak
o yüzden başka biri orada
ve biz de buradayız...
charles bukowski
aslına olmasa da; kesinlikle sadık kalınarak, bdkoala'ya...

"bucak bucak ötedeki siz"e...



"Bir insanın iyi kötü, ortaya bir eser koyması ne kadar zor, ne kadar takdire şayan bir gayrettir bilemezsin."
"Ben ne koyuyorum ortaya albayım?" diye çekinerek sordu Hikmet.
"Kendini koyuyorsun evladım; daha ne koyacaksın? Herkesin başkalarından bucak bucak kaçırdığı muhtevayı koyuyorsun."
oğuz atay / tehlikeli oyunlar