Thursday, August 30, 2007
give us a KiSS.
look into my eyes, don't you trust me, you're so good you could go far, i'll put you in a movie, don't you want to, you could be a star you could go far you've got twistability you fly hard, don't you wanna you've got kissability you could be a star, it ain't hard,you're driving me crazy, i feel so sick,you're driving me crazy, give us a kiss, look into my eyes, don't you trust me, you're so soft, you make me hard, i'll put you on a movie, don't you wanna you could be a star, you could go far you've got kissability you sigh hard, don't you wanna you've got twistability, you could be a star, it ain't hard,you're driving me crazy, you smell so sick, i feel so tired, you made me sick, you're driving me crazy, if i feel so sick, you're driving me crazy, if i feel so sick, look into my eyes, don't you dis' me, you're so good, you could go far, i'll put you in a movie, don't you wanna you could be a star, you could go far you've got twistability you fly hard, don't you wanna you've got kissability you could be a star, it ain't hard you're driving me crazy, i feel so sick you're driving me crazy, give us a KiSS.sonic youth / kissability
Wednesday, August 29, 2007
ritüel...
Tuesday, August 28, 2007
düşünüyorum!
Monday, August 27, 2007
I am not a concept joel.I'm just a fucked-up girl who is looking for my own peace of mind.I'm not perfect!

change your heart, look around you, change your heart, it will astound you, i need your loving like the sunshine and everybody's gotta learn sometime, everybody's gotta learn sometime everybody's gotta learn sometime...
joel: wait!
clementine: why?
joel: i don't know... just wait.
michel gondry / charlie kaufman... eternal sunshine of the spotless mind!
"canım" nihavend!
I try so hard...

in the silence of the garden, moss arizing on the wind, and the beast is pondering LOVE LOVE LOVE, 'till the rusty nail grow dim, i can't seem to make you mine, through the long and lonely night and i try so hard, darling, but the crowd pulled you away, through the rhythm and the rain and the ivy coiled around my hand so i lingered with the people, in the silent august glade
but the rain has brought the night and the night has brought the rain...
the clientele / (I can't seem) to make you mine
Sunday, August 26, 2007
insan nedir ki!
söz!
ve söz ver dedi kız, söz ver ki kalbim huzuru bulsun... ama bir şey diyemedi erkek... ne deseydi ki; söylendiği anda ağırlaşan bir yükün altına mı girseydi? kızın haberi yoktu ama sözler tutulmazdı ki... sadece SÖZde kalırdı...
aslı ünal, ilk yazılarından biri...
biri, özü'ne işlerse...
Friday, August 24, 2007
martıyım, martısın, martı!
kök salmışken damardan akıp gidenler...
zatülcenp...

Ter içinde uyanıyorum. Ne ailem, ne Re, ne de orospu burada! Hepsi düşmüş! Her şeyi yarım bırakmayı seviyorsunuz. İnsanları, sevgileri, ihanetleri, yaşanılan memleketleri, umutları, kavgaları, onurları!.. Hepsini eksik bırakmayı seviyorsunuz. Bir yağmuru, bir intiharı, bir sevişmeyi ortasında kesmekten çekinmiyorsunuz. Tamamlayarak tamamlanmak ürkütüyor sizleri! Kimselere hesap vermeyeceğinizi bilmenin rahatlığı, boşvermişliği olsa gerek bu! Ama beni, yanlışlarımla bütünlemeye çalışmak: İşte size zevk veren BU! Bunu yapabilecek gücü hissetmeniz, bu gücü depolamış olmanız, doyum için yetiyor! Yeniliyoruz. Önümde duran zamanlardan bir zaman bile seçemiyorum. Hep sizin sunduğunuz duyumsamalarla, savlarla, sıfatlarla yaşamak biçiminde bir piyes oynatıyorsunuz bana. İtiraf ediyorum. Ben de oyuncuyum. Ben en mükemmel Shakespeare karakteriyim. Yaşadığı trajediler karşılığında yüklüce para kazanan bir oyuncu! Ama sahneye çıkma, tiradımı atma sırası bana geldiğinde bütün seyirciler gitmiş olacaklar! Sıkıyönetim, tekste el koyacak! Bir grup köktendinci, kulisteki kostüm dolabımda centilmenliğimi becerecek! Fildişi Kıyıları çok uzak! Artık Japonlar da kola içebiliyorlar! Alnına spermle gamalıhaç çizilmiş görevlilerle elim sende’cilik meselesine sürüklüyorsunuz beni; ebe, devamlı benim! Sizler gizleniyorsunuz. Elma da desem, armut da desem, dut da desem çıkmıyorsunuz! Sizi bulmak, arkasında durduğunuz anlamı yakalamak için geceyarılarına kadar sokaklarda dolaşıyor, herkese sizi soruyorum. Vizyondan kaldırılmışsınız. Omuzlar silkiliyor, dudaklar bükülüyor, ‘bilemeyiz’ türünden garip el işaretleri yapılıyor!. Sancılarımla başbaşayım. Cezalıyım. Suçumu, bitmeyeceğini hemen algıladığım heyecanlı bir filmi seyrettirerek, kucağıma uzanmış kızın, kopacağını, elimde kalacağını sezdiğim saçlarını sevdirerek ödetiyorsunuz bana. Ödüyorum ödemesine de, yine de çaresizliğime, yalnızlığıma bir başıma sahip çıkamıyorum. İrlandalılar, dünyaca ünlü rock grubu U2 ile özgürlük şarkıları söylerlerken grubun solisti Bono, adımı anmaktan kaçınıyor!
küçük iskender
yeni hayatın acemilerine...

"...biz kırıldık daha da kırılırız
ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
hırsız da bilmiyor çaldığını
biz yeni hayatın acemileriyiz.
bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
şiirimiz, aşkımız yeniden,
son kötü günleri yaşıyoruz belki
ilk güzel günleri de yaşarız belki
kekre bir şey var bu havada
geçmişle gelecek arasında
acıyla sevinç arasında
öfkeyle bağış arasında..."
cemal süreya
Thursday, August 23, 2007
düşlerimle buluşunca kar yağışları -ikisi de aynı hamurdan- rüzgarda bulutta yıldızda düşlerden bir kardan adam...(edip cansever)

yalnız ve çırılçıplak, geldiğim gibi giderim. ne sonsuz ne ölümsüz, gördüğümü bilirim. ruhum ezelden yasakları sevdi, ruhum çocuktan, tehlikeli suları sevdi. kardan adamlar yaptım, hepsini kahramanım sandım, avuçlarımda eridiler... telli duvaklar taktım, her defa sanki aklandım, çok çabuk kirlendiler. kardan adamlar yaptım, kardan adamlar yaptim.. ne kadar da benziyorlar birbirlerine, hepsini ben mi seçtim? aynı gizli odaları, soğuk duvarlari, hepsini nasıl geçtim? KARDAN ADAMLAR YAPTIM...
göksel
kar için(m)desin!
yanlışlarla tıkanmış bir yol...

“hayatımdaki temel duygu nedir bilir misiniz? yanlışlığın giderilmesi. filmlerde hep o anda ağlarım. diyelim oğlanla kız karşılaşır, birbirlerini iten trükler olur. birleşirler, bir yanlışlık yüzünden ayrılırlar, sonunda yanlışlık anlaşılır, birbirlerine koşarlar. orda ağlarım. yanlışlığın düzeltildiği anda ağlarım. her ilişkide, çevremdeki tüm ilişkilerde yanlışlığın giderilmesi önemlidir benim için. AŞKlarda, DOSTluklarda.”
cemal süreya
fotoğrafın hakkını veririm tatlı bir kıza...
Monday, August 20, 2007
keşke herkesin... (4)
aylin aslım tokadı...

bak yine burdayım..
sana nazır is(Z) kokan göğsümle yanındayım.. bak karşındayım, bu dudaktan son defa öptüm, farkındayım..
ahh..!
bu tenin altında açılmış yaralarla giden bir can aslında, ahh yine son kurşunla, vurulmuş kanatlarla düşen bir can aslında.. bir dala uzandım, istemeye utandım, yine de benimsin sandım.. şaraplar yetmez, sabahlar olmaz, ahım tenimdir, yanına kalmaz.. ahh bu tenin altında açılmış yaralarla giden bir can aslında, ahh yine son kurşunla, vurulmuş kanatlarla düşen bir can aslında..
game hasn't finished yet!
Sunday, August 19, 2007
ayna, ayna! söyle bana, kim sağırdı aramızda?!

'' her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatro sahnesiydi, haYatın GöbeĞinde Kurulmuş. İnsanlar, GeÇmişin çıbanlarından artakalan çukurları paha biçilmez taşlarla kapatan, bugünün kisvesindeki yırtıkları cafcaflı ünvanlarla yamayan, rüyalarındaki geleceğe baktıklarında gözleri kamaşan insanlar, tiyatro sahnelerinde aynaları görürdü; aynalarda da tiyatro sahnelerini. aynalardaki sûretlere dokunmak kabil değildi. uzanan eller, aynaların sırlarına dokunur dokunmaz hadlerini haTırlayarak gerisin geri çekilirlerdi. sert yüzeyde kıvranan tırnakların çıkarttığı o iç gıdıklayıcı ses kalırdı geride.oysa sağırdı aynalar.''
Elif Şafak / Şehrin Aynaları
masa da masaymış ha!

adam, yaşama sevinci içinde
masaya anahtarlarını koydu
bakır kaseye çiçekleri koydu
sütünü, yumurtasını koydu
pencereden gelen ışığı koydu
bisiklet sesini, çıkrık sesini
ekmeğin, havanın yumuşaklığını koydu
adam masaya
aklında olup bitenleri koydu
ne yapmak istiyordu hayatta
işte onu koydu
üç kere üç dokuz ederdi
adam koydu masaya dokuzu
pencere yanındaydı gökyüzü yanında
uzandı masaya sonsuzu koydu
bir bira içmek istiyordu kaç gündür
masaya biranın dökülüşünü koydu
uykusunu koydu uyanıklığını koydu
tokluğunu açlığını koydu.
masa da masaymış ha!
bana mısın demedi bu kadar yüke
bir iki sallandu durdu
adam ha babam koyuyordu.
edip cansever
Thursday, August 16, 2007
aşk bir "dengesizlik" işi; dengeye dönüşendir sevgi...

sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adam akıllı şiir
dumanı da caba
dumanı da caba...
bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş...
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş...
aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle döğüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız!!!
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş...
turgut uyar
pedro almodovar karesinden fırlamış bir kadın gibi, dayanılmaz ki...
norveç'te çilek...

pirinç ülkesi (çilek ülkesi)
pervazlarda beliren ilk
bir erik yeşili gibi dağılan tepelere
güneş nasıl kayarsa
gölge-tarlaların üzerinden
kalem öylesine kayıyor pirinç kelimelerle
bu sabah yatağımın kenarında
bütün günahlarımın silindiğini gösteren
bir işaret buldum:kayık şeklinde bir leğenin içinde
yüzen bahar dalları...
ah evet, uzak okuyucu,
günahların hatırlanmadığı bir yer olmalıydı
bizim için...
hiç kimsenin göndermediği artık gönderseler de fark etmez çünkü yazdım
bundan sonra da göndermeyeceği
cam bir kutuda yüzen bir krizantem olmalıydı
evimizin önünden geçen beyaz boneli
hollandalı bir kız olmalıydı
ki elindeki kumral köy ekmeği(halk ekmek/ ayvalık ekmeği) bana daima güzel şeyler hatırlatır
veya ne bileyim ben sarışın spiral bulut halinde saçlarıyla rapunzel
ya da her an bir çam ağacına dönüşüverecekmiş duygusunu veren çünkü bordo flütünden daima
koyu yeşil ezgiler dökülür dökülürdü
bir pan olmalıydı...
bizim için...
herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı
üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce
mesela aramızdan biri bahçesinde gece yarısından sonra
enteresan bir durum gözlemişse hemen hiç çekinmeden
arkadaşlarını arayabilmeliydi
hareket eden cisimler üzerinde pembe mumlar
kendini gizlemeliydi
tam gece yarısı olduğunda birdenbire
mona lisa çalmalıydı...
gümüş kapların içinde bir tadımlık
yiyecekler olmalıydı...
ne kötü şimdi şu an dışarı baktığımda
sana bu derece yabancılaşmam...
o kadar yakındık ki...
ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda
yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında
sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam
sana tutunamamam ki katiller bile geride el izi bırakır, ne acı...
şu an üstümde sarı simlerle işlenmiş
lacivert kadife eşofman olmasından son derece
memnun olmama karşılık bütün bunları
ve başka birçok şeyi bırakıp
çiçekli ince elbiselerle
kafamda hasır üçgen bir şapkayla
sulak pirinç tarlalarında(çilek tarlalarında)
seninle yan yana dolaşamayacağımızı
bilmek ne kötü...
ah senden bir işareten ufak bir işaret gelse...
ama belki de o zaman sen napoli’ye, sicilya’ya
hatta korsika’ya gitmek isterdin de yine bu pirinç tarlaları(çilek tarlaları) ideası suya düşerdi...
hatta hiç unutmam bir seferinde ikimiz
mısır’a gitmek istemiştik de
ben kendimi salzburg’da sense evde bulmuştun...
senin benimle hiç konuşmadığın günlerdi
sanki aramızda bir çatlak açılmıştı
salzburg’da seni unuttuğum söylenemezdi
unutmadığım da...
hiçbir şey çözümlenemiyordu öncesinde de
sonrasında da geriye dönülmez haerketlerin...
ben şimdi paris’te bir çin lokantasında oyalanıyor
olsam da bu ancak gülünç bir tedavi, soytarılık
çünkü biliyorum hatta hepimiz biliyoruz ki
pirinç tarlaları projesi(çilek tarlaları projesi)asla gerçekleşmeyecek
ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil
olamaz da
seninle ayrıldığımız günden beri
bunun için yatak odalarımızda
başuçlarımızda su dolu(cola dolu) bardakların yanında
mumların(ayaklı lambanın) yanması gerekmiyor
artık sözcüklerle sonsuza dek
oynamak istemiyorum
bazan gri-mavi bulutların içinden
sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor
bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi
bütün sözcüklerin ötesinde
birden açıklıyor sanki
bunu bilmek bana yetiyor.
Lale Müldür
Lale Müldür
tarihtekerrüretmez, bunuhangimanyaksöyledi?!!
Karanlık bir kutu bu. İnsanın karakutusu kurukafasıdır diyen uzak arkadaşımın, ayaklarını sallaya sallaya oturduğu duvarın üstünden üzerime kağıttan uçaklar attığı gece! Onun havaalanı olduğum saatlere yargısız sadakatlerin çöküşü! Kur yapan bir karınca yuvası vardı gözbebeklerinde! Hüznün çiçeği pek yakışır sevgilinin ağzına! Hafif hafif ısırır! Kıpkırmızı bir elbise giymiştir ve sonsuza kadar da çıkartmayacaktır onu. Bir savaşa gidiyordur; öldürecektir! Barış yanlısı olamayacak kadar talihsizdir!Kemanla piyanonun gücünü gözler önüne seren nefis bir melodi olarak hatırlanacaksın sen çocuk! Düştüğün adada, sahilde yaktığın ateş gibi parlayacak göğsüm sen beni yaşattıkça! Bileğimi kestim / bileğini kestin: ordan çektiğimiz iki damarı bağladık birbirine. Artık büyük dolaşım'ın adı, SEVDA'dır! İçimde hissederken kanını, bu şehrin daraldığını / aşağılara doğru genişlemek istediğini düşünüyorum. Kanın beni üşütüyor. Sen sakın menenjit olma, e mi?! 'Hiçbir şeyi unutma! Ben unutmayacağım!.' diye fısıldamıştın kulağıma otobüse binerken. Arkanda seni seven adam duruyordu. Bakışlarımı kaçırmıştım. Bakışlarımı kaçırıp yüzümden fidye istemiştim. Şimdi aynı bardaktan su içemiyoruz! Ben bunu biliyorum, su biliyor, bardak biliyor; bir sen bilmiyorsun! Seyahat acentaları önünde ayrılan, orda kavuşan, orda bir tutkuya büyümesi için izin veren insanlardan bizi ayıran nedir ki.. Ayrılığı dört tekerleğin yönüne bindiren mi suçludur, o dört tekerleğe bir beşinci tekerlek olarak eklenen mi?! Ansiklopediler açıklayamıyor bunu! Dallı budaklı bir bedende, teras katındayız! Bütün görüp görebileceğimiz: HAYAT! O yüzden zar tutma, kağıt kurma, taş çalma aşkın peşinde koştururken! Kök salmak, bitkilere has bir özelliktir; sen tek bir yere yerleşemezsin. Geleceksin. Seni ölüme, aykırılığa, başkaldırıya davet eden, ait olduğun, bu soktuğum cehenneme geleceksin. Bir çeşit love story meselesi! Ama cesaret, biraz da büzük meselesi! Sesim duyuluyor mu?! Sesimi işitmeye çalışanların kulakları var mı?!Gece otobüslerinde cam kenarı masalları. Gece otobüslerinde valizlere, çantalara doldurulup götürülen onca an! Gece otobüslerinin seveni karartan o soluk, sarı ışıkları! Karanlık bir kutu bu. Karanlığı yasallaştıran, karanlığı bir güç gösterisine dönüştüren, aydınlıklarla sınırlı olduğunu kanıtlayan bir kutu bu otobüs! Muavini çağır yanına ve ona de ki: 'ben asla gelmemiştim, asla da dönmüyorum!.'Zamana arka çıkan kahramanlar, yiğitlikler-trajik çelişkiler ve bir boka yaramayacak hüzünler için yakınlaştık seninle. Yeni yıkanmış bir salkım üzüm gibiydin şarabını saklayan. Ben Ortaçağ Avrupası'nı anlatan uzun metrajlı, biraz yavan, biraz vakit geçirtici bir filmdim; sen ise Nirvana'ya ait şık bir klip! Aşk, ağır iştir: emekli olamazsın, sigortası yoktur, ikramiye alamazsın, yıllık tatil izni verilmez, greve kalkıştın mı yersin sopayı, her dakika lokavt tehlikesiyle burun burunasındır, kaza riski yüksektir, amatörce uğraşılır! Aşk, ağır iştir! Yol boyunca bunları şoföre dayatamazsın. O, uykuya yenilmek üzeredir, sen ise rüyaya!Yolculuklar neye ulaşma isteğidir?! Bir inkar, bir veda, bir çarpışma, bir yaralanma nedeni midir?! Böyle siktirip gitmek, geride kalanı sahnede zorla Stand Up Tragedia oyuncusu kılmaz mı?! Bu kılınan, farz mıdır?! Otobüslerin hiç mi vicdanı yoktur?! Gece otobüslerinde kurduğun hikayeler, walkman'de dinlediğin ezgiler. Gece otobüslerinin konakladığı tesislerde birkaç lokma atıştırırken kendini farklı bir açlığa ve susuzluğa gömülü bulman. Gece otobüslerinin kırgın, ezik, yılgın yolcuları! Heeey, size diyorum! Otobüsümüz asla mola vermeyecektir ve siz ihtiyaçlarınızı gidermek için bambaşka aşk yolculukları yapmak zorunda kalacaksınız. Bu dediklerim menenjite yol açmaz değil mi?! Sen frengi de olma!Karanlık bir kutu bu otobüs. Buğuladığın cama birşeyler yazmaya çalışırken sen, hareket ediyor araç. Bakıyoruz ardından. İşte gidiyorsun! Gidiyorsun işte! Bir kenti terkediyorsun. Belki de sonsuza kadar. Sonsuzluk neyse, ne halta yararsa, sonsuza kadar terkediyorsun belki de. Kaybolan farlara, stop lambalarına şöyle seslenmek geliyor içimden: 'Ben bir silahım! Ama hiçbir silah yaralamaz insanı, bir başka insan olmadan!' küçük iskender
şekerle-me! :)
Subscribe to:
Comments (Atom)



































